Bayram Biterken

İyisiyle kötüsüyle en çok da ruhlarımızın birbirinden yavaş yavaş uzaklaştığı bir bayramın daha sonuna geldik. Kurban Bayramı dedik; birlikteliğin, o eski kadim paylaşma kültürünün ve sükûnetin zirvesi olması gerek diye düşündük. Peki, bu bayram Cizre'de ne yaşadık?
*
Biz yine kavgayı, gürültüyü ve o sinsi, tozlu nefreti şehrin başköşesinde seyrettik. Bayramda Cizre'de akrabalar arası taşlı, sopalı ve bıçaklı kavgası, sokak dövüşünü aratmayan cinstendi. Bu kavgayı ne yazık ki Silopi de takip ederek orada da bayramda taşlı, sopalı kavga oldu. Bu manzaraları gören Kızıltepe geri kalır mı? Oranın manzarası da farksızdı. Sokaklar bayram havası yerine öfke ve nefreti bayram şekeri gibi dağıtıyordu. Cizre'de asıl yara daha da derindi. Öfkeli gençler; iki namaz arasındaki o mukaddes ve dingin vakti, Nehir Parkı’nın yeşilliğine hiç yakışmayan tekme ve yumruklarla heba etti.
*
Şehrin kavurucu sıcağında sokaklarda yürürken ağır ve bol makyajlı, arkasından çocuksu masumiyetlerini saklamış genç kızların ağızlarından dökülen hoyrat sözlere önce şaşırdık, sonra istemeden de olsa alıştık. Parmaklarının arasında eğreti duran, yeni başlanmış sigaraların dumanı, edep sınırlarını zorlayan birer isyan gibi havaya karışıyordu. Kimi büyüklerimiz mi? Onlar da ibadetin o paylaşımcı özünü çoktan unutmuş olacaklar ki kesilen kurban etlerini yine sadece kendi yakın ve ayrıcalıklı çevrelerine dağıtmakla meşguldüler. Hakiki yoksulun, o kenar mahallelerdeki boynu bükük muhtacın kapısı bu bayram da çalınmadı; o kapılara yine, ne yazık ki sadece yalnızlık uğradı.
*
Bir şehre ve onun insanına bakarken, bastığımız sokakların ve başımızı soktuğumuz binaların ruhumuzun birer yansıması olduğunu unutuyoruz. Cizre’nin o eski, birbiriyle konuşan, komşusuna gölge etmeyen, avlusunda hayat fışkıran kadim taş mimarisi, çoktan yerini estetikten yoksun beton yığınlarına bıraktığını bilmeyen yoktur.
*
Şehri saran bu mimari çürümüşlük, insan ilişkilerimize de sirayet etmiş. Daracık sokaklara sıkıştırılmış, nefes alamayan yüksek katlı apartmanlar gibi insanların hoşgörü sınırları da daraldı; dikey ve soğuk bir kibre büründü. Sokaklar artık insanları birleştiren ortak yaşam alanlarından ziyade adeta birbirine çarparak yürüyen, yabancılaşmış kitlelerin transit geçiş koridorları gibiydi.
*
Geniş pencerelerinden cömertçe huzur dağıtan o eski Cizre evlerinin yerini; dış dünyaya kapıları sımsıkı kapalı, birbirine yukarıdan bakan ruhsuz yapılar aldı. Şehir betona boğuldukça, bayramın o yumuşak, birleştirici dokusu da bu sert, gri duvarlara çarpıp parça parça döküldü. Mekân ruhunu kaybedince, o mekânda yaşayan kalabalıkların ruhsuzlaşması da kaçınılmaz bir mimari hata olarak karşımıza çıktı.
*
Bayram öncesi Hindistan sokaklarını aratmayan, insanın gözünü ve kulağını tırmalayan o seyyar satıcı kargaşası ise cabasıydı. Binlerce yıllık tarihiyle, turizm potansiyeliyle övündüğümüz Cizre, bu bayramda da sessizliğe büründü. Altında arabası olan, şehrin bu boğucu havasından ve estetik fukaralığından kaçıp kendini başta Mardin olmak üzere çevre illere attı.
*
Memlekette kalan, o eski bayramların nezaketini taşıyan efendi azınlık ise sandalyesini Dicle Nehri’nin serin esintisine karşı koyarak bir parça huzur aradı. Bir de oturuşuyla toplum adabına uymayan, sandalyesini nehrin dinginliğine değil de tozlu yola, gelen geçene doğru çevirenler vardı. Gözlerini birer kamera gibi insanların üzerine diken bu tuhaf tipler; adeta başkalarının hayatını izleyerek kendi içindeki o derin boşluğu doldurmaya çalışan, şuurunu yitirmiş kitleyi sadece ben mi fark ettim?
*
Tüm bu kasvetli manzaranın gölgesinde, her bayram olduğu gibi bu yıl da o bilindik, klişe akraba tripleri şehrin sokaklarında yerini aldı. Beni sormadı, bir mesaj bile atmadı, insanlık bitmiş, vefa ölmüş, bir kuzen “iyi bayramlar” yazmadı diye bayramı zehir edenler, sergiledikleri bu yapay dramalarla bayrama renk kattılar. Renk diyorum çünkü adeta dünya barışının kutsal güverciniymiş gibi ortalıkta dolanan bu tipler, yeni bayramların o eski samimi bayramlar gibi olmadığının farkında bile değiller.
*
Bayramdan önce birbirinin yüzüne bakmayan, içten içe kuyusunu kazan insanların, bayram sabahı sihirli bir dokunuşla can ciğer barışmalarını ben de isterdim. Ama olmuyor, bu senaryo sırıtıyor. Bayramdan önce neyseniz bayramda da o olmayı tercih edin. Aslında bayram, bir insanın en dürüst, en maskesiz hali olmalıdır. Sevmiyorsa mesaj atmaz; mesaj atmıyorsa sen de atmazsın, biter. Öyle bayram geldi diye kimsenin ruhuna sahte melek kanatları takmaya gerek yok, hiçbirimiz kusursuz değiliz.
*
Hem zaten geçim derdinden, bayramdan önce çocuğuna tek bir çorap bile alamamış bir babanın telefonuna bakıp bir mesaj atacak takati mi kalmıştır? Ya da bayramdan önce var olan sevgisizlik bayramda sevgiye dönüşeceği anlamına gelmez.
*
Sadece kendi konfor alanından dünyayı izleyenler bilsin ki yoksulluğun pençesinde kıvranan birinin, ailesindeki amansız bir hastalıkla gece gündüz hastane koridorlarında savaşan birinin, boşanma eşiğinde yuvası dağılan bir kadının ya da derin bir işsizliğin getirdiği o ağır mahcubiyetle odasına kapanan bir gencin telefonundan bayram mesajı gelmez, gelemez.
*
Onların sustuğu o sessizlik, aslında hayatlarının en büyük mücadelesini verdiklerinin ilanıdır. Varsın onlardan mesaj gelmesin; siz asıl o sessizliğin içindeki derin feryadın ve hakiki mücadelenin farkında olun.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Ömer AYDA Arşivi

Yapay Zekâ Çağında Gazetecilik Yapmak

02 Mayıs 2026 Cumartesi 08:32

Emeğin Aynası

01 Mayıs 2026 Cuma 16:19

Zil Sesi mi, Silah Sesi mi?

15 Nisan 2026 Çarşamba 18:31

İp ve Akıntı Arasında Sıkışan Şehir

04 Nisan 2026 Cumartesi 10:49

Sessizliğin Konforu

03 Nisan 2026 Cuma 10:55

Bilginin Vitrinleşmesi

23 Mart 2026 Pazartesi 01:02

İlişki Yoluyla Suç

15 Mart 2026 Pazar 01:38