EKMEĞİN PEŞİNDE ‘NEFRETİN GÖLGESİNDE’ FINDIK İŞÇİLERİ

Birilerinin vicdanı sızlar mı bilmem; lakin icra edilmeyen hizmetlerden, Sömürülen hayatlardan, Hayata geçirilmeyen vaatlerden, Başka kentlere transfer edilen sermayeden ve Memlekete yapılan vefasızlıktan bir çocuğun, gecenin bir yarısı annesinin eteğine tutunarak çıktığı yolculuğun adıdır: Şırnaklı Fındık işçileri…

Nereye gideceğini bilmiyor, hangi şehirde, hangi çadırda uyanacağını da. Bildiği tek şey; ailesinin amansızca yeniden yollara düştüğüdür. Zira evde ekmek, memlekette ise ekmeği kazanacak iş olanağı kalmamıştır. Lakin hayatı zehir eden, geleceği tarumar eden realite işte budur.

Eski Şırnak’tan eser ‘bırakılmadığından’artık maalesef çalacak kapı, sığınacak vicdan, tutunacak dal kalmamıştır. Devasa olanaklara rağmen; yaban ellerde, ilkel şartlarda mevsimlik işçi olmak ne garip! Sormazlar mı; siz memleketi cennet bağına çevirdiniz de, biz mi hiç ettik? Fabrika kurdunuzda, biz mi görmedik? Hizmet ürettiniz de, biz mi inkâr ettik? Topluma sahip çıktınız da, biz mi engel olduk? İyisi mi siz, hayatı foto karelerinden ibaret ve sosyal medya paylaşımlarından medet ummaya devam edin.

Fındık İşçilerinin ardından ise bir ev kalır. Bir mahalle. Yarım kalmış bir okul serüveni. Ve kendi memleketinde kurul(a)mamış bir hayat! Şırnak’tan yola çıkılır gurbete. Yalnız, hayatı değiştirmek için değil; Sadece aç kalmamak için! Keza gurbet acıdır. Makam ehli bilmez! Para ehli ise hiç anlamaz! Bu emek işidir. Ceremesini ancak çeken bilir. Nihayetinde biri fındık toplar. Biri narenciye için ter döker. Ve akşam olduğunda ise birkaç metrekarelik çadır, yuva olur Mevsimlik Marabalara .

Sabah olduğunda yeniden tarla… Yeniden ter… Yeniden ekmek mücadelesi… İşte adına ‘mevsimlik işçi’ dediğimiz hayat budur. Bir mevsimlik iş, lakin yıllara yayılan bir yoksulluk! Ne var ki mesele sadece yoksulluk ta değildir. Zira bu insanlar bazen gittikleri yerde emeğiyle değil, kimliğiyle sınanırlar. Nerelisin? Hangi dili konuşuyorsun? Neden buradasın? Ve bir anda ekmek arayan insan, ‘istenmeyen insan’ oluverir. Ansızın taş atılır fındık toplamaya giden insanlara. Kadın ve çocukların haykırmaları, vicdanları kılıç gibi yaralar.

Irkçılık tam da budur. İnsanı yaptığıyla değil, doğduğu yerle yargılamak; alnındaki teri değil, kimliğini görmek; elindeki nasırı değil, ağzından çıkan dili hedef almak! İnsanlığın utancı tam burada başlıyor!

Şehirlerin adı değişiyor; lakin hikâye hep aynı. Bir yerde taş, bir yerde silah ve bir yerde nefret. İşin aslı ise yalnızca Kürtçe konuştukları için hedef alınan insanlar. Oysa çocukların ne memleket kavgası vardır, ne ideolojisi, ne siyaseti. Bir çocuk için dünya; annesinin sesi, babasının eli ve kendisini güvende hissettiği küçücük bir yerdir. Peki bu çocuklar neden orada? Neden kendi evlerinde yoklar? Neden güvenli bir yaşamın içinde, okul sıralarında değiller? Neden mevsimlik işçiliğin peşinden şehir şehir sürükleniyorlar? İşte kendi memleketleri dururken başka diyarlara yatırım yapanların, sermayeyi başka kentlere taşıyanların ve memleketi(ni) SAHİPSİZ bırakanların cevaplaması gereken sual budur.

Bir şehirde insanlar çocuklarını yanlarına alıp yüzlerce kilometre ekmek aramaya gidiyorsa, orada yalnızca ekonomik bir sorun yoktur. Orada sosyal bir yara vardır! Çocuklar okul yerine çadırı öğreniyorsa, orada yalnızca yoksulluk değil, ihmal vardır. İnsan kendi memleketinde iş bulamadığı için gurbete gidiyor ve gittiği yerde kimliği yüzünden saldırıya uğruyorsa, artık birkaç saldırganı değil; o insanları yollara düşüren düzeni sorgulamak gerekir.

İşsizliğin kimliği yoktur. Açlığın dili yoktur. Ama insanın onuru vardır! Bu nedenle artık “Buraya niye geldiniz?” sorusunu değil; ‘Sizi buraya gelmek zorunda bırakan sebep nedir?’ sorusunu sormalıyız. Keza hiçbir baba çocuğunu yanına alıp yüzlerce kilometre uzağa keyfinden gitmez. Hiçbir anne isteyerek çadırda büyütmez çocuğunu. Hiçbir çocuk okul sırası yerine tarla kenarında büyümeyi seçmez. İnsanları yollara düşüren şey macera değildir. Yoksulluktur! İşsizliktir! Sahipsizliktir! Vefasızlıktır!

Ve ekmek arayan insanların karşısına taş, sopa ve nefret çıkıyorsa; artık yalnızca saldırıyı değil, o saldırıyı mümkün kılan zihniyeti ve düzeni de konuşmak zorundayız. Zira insan, doğduğu şehir değildir. Konuştuğu dil değildir. Taşıdığı kimlik değildir. İnsan, önce insandır. Ve ekmek arayan insanın karşısına nefret değil; İNSANLIK ÇIKMALIDIR.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum
Turgay Birlik Arşivi

KURMANCÎ HERE GULÊ

23 Haziran 2026 Salı 08:04