Ömer AYDA
Tahtanın Önündeki Maskeler
Toplumun her alanında olduğu gibi eğitim yuvasında da insanın içini daraltan, güven duygusunu zedeleyen tiplerle karşılaşmak mümkündür. Eğitim yuvası; bilginin, rehberliğin ve güvenin mekânı olması gerekirken bazı öğrenciler için yalnızca katlanılması gereken bir zorunluluğa dönüşebiliyor. Hatta kimi çocuklar, bir binanın içinde geçirdikleri her saniyeyi sayarak yaşadıklarını ifade ediyor. Bu durumun tek bir sebebi yok elbette ancak görmezden gelinemeyecek gerçeklerden biri, bazı eğitimcilerin sergilediği duyarsız, sert ve sınır ihlali içeren davranışlardır.
*
Son yıllarda basına yansıyan öğretmen–öğrenci istismarı haberleri, bu meselenin münferit olmadığını acı bir şekilde hatırlatıyor. KPSS’den yeterli puanı almış olmak, bir insanın pedagojik yeterliliğini ya da ahlaki olgunluğunu garanti etmiyor. Tahtanın önünde duran her yetişkin, otomatik olarak güvenilir bir rehber hâline gelmiyor. Oysa eğitimci olmak, yalnızca ders anlatmak değil kendisine emanet edilen bir çocuğun zihinsel ve duygusal sınırlarını koruyabilmeyi de gerektirir.
*
Bazı öğretmenler, mesleğin sağladığı otoriteyi bir sorumluluk olarak değil bir güç alanı olarak görür. Sözcüklerini ikna edici bir dille süsleyebilir, davranışlarını “disiplin”, “şaka” ya da “eğitim” kisvesi altında gizleyebilir. İşte tehlike tam da burada başlar. Çünkü özellikle küçük çocuklar, maruz kaldıkları davranışın kötü muamele olduğunu ayırt edemeyebilir. Sessizlik çoğu zaman rızadan değil farkındalık eksikliğinden kaynaklanır. Bu noktada sorumluluk yalnızca öğretmene yüklenemez; okul yönetimleri, rehberlik servisleri ve veliler de bu zincirin ayrılmaz halkalarıdır. Ne var ki kimi zaman bu duyarsızlığın yönetim kademelerinde de karşılık bulması, sorunu içinden çıkılmaz bir hâle sürüklemektedir.
*
Üstelik evrak işleri, ders planlamaları, notlandırma ve raporlama gibi yoğunluklardan yakınan kimi öğretmenler için insanın aklına şu soru geliyor: Tüm bu yükler arasında başınızı kaldırıp bir çocuğa gerçekten yaklaşmaya ne kadar imkân kalıyor?
Eğitimciler, çocukların ve gençlerin ailelerinden sonra karşılaştıkları en güçlü otorite figürleridir. Bu nedenle öğrenciyle kurulan iletişimde mesafe, saygı ve etik sınırlar tartışmasız bir zorunluluktur. Güçsüz olanın rıza verme kapasitesi, hiçbir koşulda istismar edilecek bir alan değildir. Bu sınır ihlalleri yalnızca bireysel travmalar yaratmaz, toplumun eğitime ve eğitimciye duyduğu güveni de aşındırır.
*
Bu meseleleri yalnızca haber bültenlerinde görüyoruz ancak kimi yaşanmışlıklar hâlâ sessizce duyulmayı bekliyor. Belki de asıl soru şudur: Eğitim yuvasında psikopat var mı? Yoksa biz, yanlışları adlandırmaktan ve yüzleşmekten mi kaçıyoruz? Oysaki bir psikopatın belirtileri arasında empati eksikliği, kötü niyetli davranışlar, yüzeysel çekicilik, suçluluk ve pişmanlık duymama, narsisizm, kafa karıştırma eğilimi, büyüklük taslama ve üstünlük kompleksi yer alıyor. Gerçek şu ki bir okulun koridorunda bu belirleyici işaretlerin hepsini veya daha fazlasını sergileyen kaç kişi var?
Öğretmenlerin öğrencilere yönelik şiddetinin korkunç boyutlara ulaşmaması için bu şiddeti azaltmayı amaçlayan önleme programlarına ve sosyal politikalara acilen ihtiyaç duyulmaktadır. Sonuç olarak; eğitim yuvalarını yalnızca dört duvardan ve müfredattan ibaret görmekten vazgeçmeliyiz.
*
Eğitim yuvası, bir çocuğun ruhsal bütünlüğünün emanet edildiği kutsal bir sığınaktır. Bu sığınağın kapısında bilgi kadar vicdan ve etik de nöbet tutmalıdır. Eğer bu karanlık yüzlerle hesaplaşmazsak sessiz kalan her yönetici ve her veli, bu sistemli yıkımın görünmez ortağı olmaya devam edecektir. Yarının sağlıklı toplumu, bugünün sağlıklı ortamlarında, sınırlarını korumayı bilen cesur eğitimcilerle inşa edilecektir.
*
Bu makaleyi okuyan kimi eğitimciler, yüzleşmek yerine savunmaya geçecek; gerçeği tartışmak yerine onu “sahte haber” yaftasıyla bastırmaya çalışacaktır. Çünkü hakikat, en çok da konfor alanlarını tehdit ettiğinde öfke üretir.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.