Turgay Birlik
FON VURGUNU VE SİYASETİN İFLASI
Cereyan eden fon krizi, sıradan bir yönetim meselesi değildir.
Son yüzyılın en derin ve ciddiyetle ele alınması gereken bir krizdir. Bu aynı zamanda hukukun, ahlakın ve toplumsal vicdanın ağır bir sınavdan geçtiği dönemdir. Böylesi bir buhrandan çıkışın temel şartı ise hakikatten kaçmak değil, en ince detayıyla onunla yüzleşebilmek ve hesap verebilmektir. Nihayetinde demokrasi, yalnızca sandıktan ibaret değildir. Hukuk, denetim, liyakat ve hesap verebilirlik olmadan, demokrasi tam anlamıyla tecelli etmez.
Gelinen noktada ülkenin en temel sorunlarından biri, hukukun üstünlüğü ilkesinin aşınması, adaletin yerini keyfîliğin, liyakatin yerini sadakatin, kamu yararının yerini ise şahsi menfaatlerin almasıdır. Mesele yalnızca iktidarların değil, siyaset anlayışının da sorgulanması meselesidir.
Ve demokrasinin gerçek teminatı, birilerinin layüsel olması değil, herkesin hukuk karşısındaki eşitliğinden ibarettir. Ayrıca kamu makamı ayrıcalık kazanma kapısı, kamu kaynağı şahsi servet aracı, devlet imkânları da yakın çevreyi ihya etmenin vasıtası değildir. Devlet, hiç kimsenin şahsi mülkü; milletin emaneti olan kaynaklar da hiçbir zümrenin ganimeti olmaz, olamazda.
Adaletin aşındığı, liyakatin örselendiği ve güven duygusunun zayıfladığı bir ülkede, geleceği hangi temeller üzerine inşa edebiliriz? Artık mesele, yalnızca bugünü kurtarmak değil; yarınlarımızı daha fazla tüketmeden kendimize gelebilmektir. Keza bir ülkenin en büyük kaybı, yalnızca ekonomik kaynaklarının tükenmesi değil, insanının adalete olan inancını yitirmesidir.
Ülkenin ihtiyacı; siyasetin gölgesinde kalan kurumlar değil, güçlü kurumlar! Menfaatin belirlediği ilişkiler değil, liyakatin esas alındığı bir düzen! Söylemde kalan adalet değil, hayatın her alanında tecelli eden bir HUKUKTUR.
Unutmayalım; adaletin sustuğu yerde vicdan yara alır, vicdanın sustuğu yerde çürüme baş gösterir. Ve makamlar geçici, sorumluluk kalıcı, hesabı ise kaçınılmazdır. Liyakat yerine sadakatin, adalet yerine yakınlığın, kamu yararı yerine şahsi menfaatin esas alındığı bir düzende, ne ekonomik kalkınma kalıcı olabilir, ne de toplumsal huzur realize edilebilir.
‘Bal tutan parmağını yalar’ anlayışı, kamusal ahlakın ölçüsü hâline gelirse; orada adaletten, liyakatten ve toplumsal vicdandan söz etmek mümkün değildir. Bugün asıl sorgulanması gereken şudur: Bu siyaset anlayışıyla nereye kadar gidilebilir? Toplumun sabrı ne kadar zorlanabilir? Gelecek kuşaklara nasıl bir ülke bırakacağız?
Bu soruların cevabı günübirlik siyasi tartışmalarda değil; samimi bir özeleştiride, adaletin tesis edilmesinde, hukukun üstünlüğünde ve ahlaki sorumlulukta aranmalıdır. Nitekim mesele yalnızca ekonomik kayıplar değildir; aşınan güven, zedelenen adalet duygusu ve heba edilen ortak istikbaldir. Haliyle adaletin olmadığı yerde huzur, liyakatin olmadığı yerde kalkınma, ahlakın olmadığı yerde ise kalıcı bir medeniyet kurulamaz.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.