Erkan ÖZKALAY
Tevhid Uğruna Bir Ömür: Hz. Muhammed’in Kararlılığı, Ebu Talib’in Himayesi ve Kureyş’in Mücadelesi
Hz. Muhammed’e (s.a.v.) peygamberlik müjdesi Cebrail tarafından bildirildi. Resûlullah (s.a.v.), Allah’tan kendisine gelen emirleri açıklamakla, insanlara bu mesajı ulaştırmakla ve onları Allah’a imana davet etmekle görevlendirildi. Peygamberlik verildikten sonra, davetini açıkça bildirmesi emredilinceye kadar üç yıl boyunca tebliğini gizli şekilde sürdürdü.
İlk davet ettiği kişiler hakkında İslam tarihi kaynaklarına baktığımızda, eşi Hz. Hatice ve Hz. Ali’nin, Peygamber Efendimizden sonra İslam’ı ilk kabul eden kişiler olarak bilindiği görülmektedir. Bunun yanında, üçüncü kişi olarak Habeşistan’dan Mekke’ye gelen Bilâl-i Habeşî’ye de kaynaklarda rastlamaktayız.
Tabii ki doğrusunu Allah bilir.
Aradan üç yıl geçtikten sonra Resûlullah (s.a.v.), Allah’ın emirlerini açıkça bildirmeye ve kavmini İslam’dan haberdar etmeye başladı. Ancak bu ilk dönemde insanlar ondan tamamen uzaklaşmadılar. Bunda amcası Ebu Talib’in kendisine verdiği destek ve sahiplenici tavrı etkili olmuştur. Kureyşliler ve Kureyş kabileleri başlangıçta bu durumu fazla önemsemediler. Ancak Peygamber Efendimiz onların putlarını ve inançlarını eleştirmeye başlayınca, bazı tepkiler göstermeye başladılar.
Allah’ın İslam dini ile koruduğu kimseler dışında kalanlar, ona karşı muhalefette birleştiler. O dönemde Müslüman olanlar ise hem sayıca azdı hem de inançlarını gizliyorlardı. Kavminin muhalefetine karşı Ebu Talib, yeğenini himayesine aldı, onu korudu ve kendisine zarar verilmesine fırsat vermedi. Resûlullah (s.a.v.) da Allah’ın kendisine verdiği görevi hiçbir engel tanımadan yerine getirmeye devam etti.
Kureyşliler, Resûlullah’ın (s.a.v.) kendilerinin hoşnut olup olmamasına aldırış etmediğini ve Ebu Talib’in de onu korumaktan vazgeçmediğini görünce, ileri gelenlerinden bazı kişiler Ebu Talib’e gittiler. Bunlar arasında Utbe ve Şeybe b. Rebîa, Ebu’l-Bahterî b. Hişâm, Esved b. Muttalib, Ebu Cehil b. Hişâm, Âs b. Vâil ve diğer bazı ileri gelenler bulunuyordu.
Ebu Talib’e şöyle dediler:
“Ey Ebu Talib! Yeğenin bizim ilahlarımıza hakaret etti, dinimizi ayıpladı, düşüncelerimizi küçümsedi ve atalarımızı sapıklıkla suçladı. Ya onu bu davranışlarından vazgeçirirsin ya da bizi onunla baş başa bırakırsın. Çünkü sen de onun söylediklerine karşısın.”
Ebu Talib ise onlara yumuşak sözlerle karşılık vererek ortamı sakinleştirmeye çalışıyordu.
Ancak zaman geçtikçe Resûlullah (s.a.v.) ile Kureyş müşrikleri arasındaki gerginlik arttı. İnsanlar ondan uzaklaşmaya başladı. Kureyşliler onu daha fazla konuşuyor, daha çok eleştiriyor ve gerekirse ona karşı mücadele etmek için birbirlerini teşvik ediyorlardı.
Bunun üzerine tekrar Ebu Talib’in yanına giderek şöyle dediler:
“Ey Ebu Talib! Sen yaşlı ve itibarlı bir insansın. Biz senden kardeşinin oğlunu engellemeni bekliyorduk. Ancak sen bunu yapmadın. Allah’a yemin ederiz ki artık ilahlarımıza hakaret edilmesine, atalarımızın aşağılanmasına ve düşüncelerimizin küçümsenmesine tahammül edemiyoruz. Ya onu bundan vazgeçirirsin ya da sana ve ona karşı savaşırız.”
Bu sözler Ebu Talib’i düşündürdü. Kendisi İslam’ı kabul etmemiş olsa da yeğenini koruma sorumluluğu hissediyordu. Kendi kavminin artık kendisine karşı tavır aldığını fark edince durumu Hz. Muhammed (s.a.v.) ile konuşmaya karar verdi.
Resûlullah’a (s.a.v.):
“Beni de kendini de düşün. Bana taşıyamayacağım yükler yükleme.” dedi.
Bunu duyan Resûlullah (s.a.v.), amcasının artık kendisini yalnız bırakacağını düşündü ve şöyle buyurdu:
“Amcacığım! Güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler ve bu davadan vazgeçmemi isteseler, yine de vazgeçmem. Ya Allah bu dini üstün kılar ya da ben bu uğurda canımı veririm.”
Bunu söyledikten sonra gözyaşları içinde ayrıldı.
Ebu Talib ise arkasından seslenerek:
“Ey kardeşimin oğlu! Git ve istediğini söyle. Allah’a yemin ederim ki seni asla yalnız bırakmayacağım.” dedi.
Kureyşliler bunun üzerine yanlarına Umâre b. Velid’i alarak tekrar Ebu Talib’e geldiler ve şöyle dediler:
“Ey Ebu Talib! İşte bu Kureyş’in en yakışıklı, en güçlü ve en yetenekli gençlerinden biridir. Onu sana verelim, evlat edin. Buna karşılık bize kardeşinin oğlunu teslim et. Biz de onu öldürelim. Bu, karşılıklı bir değişimdir.”
Ebu Talib ise:
“Allah’a yemin ederim ki bana çok kötü bir teklif sunuyorsunuz. Siz bana kendi oğlunuzu büyütmem için veriyor, buna karşılık benim oğlumu öldürmek üzere benden istiyorsunuz. Böyle bir şey asla olmaz.” diye cevap verdi.
Daha sonra Mut‘im b. Adiyy ona:
“Allah’a yemin ederim ki kavmin sana adil teklifler sunuyor ama sen hiçbirini kabul etmiyorsun.” dedi.
Ebu Talib ise:
“Hayır! Onlar bana adil davranmıyorlar. Sizler beni yalnız bırakmak ve kavmimi bana karşı kışkırtmak istiyorsunuz. Dilediğinizi yapabilirsiniz.” cevabını verdi.
Bunun ardından olaylar daha da sertleşti. Kureyş müşrikleri, çeşitli kabilelerden Müslüman olan sahabilere baskı yapmaya başladılar. Her kabile kendi içindeki Müslümanlara işkence ediyor ve onları dinlerinden döndürmeye çalışıyordu.
Allah Teâlâ, Peygamberini Ebu Talib’in himayesi vesilesiyle korudu. Koruyan elbette Allah’tı; Ebu Talib ise bu korumanın bir vesilesiydi. Daha sonra Ebu Talib, Hâşimoğulları’nı Resûlullah’ı korumaya çağırdı. Onlar da bu çağrıya olumlu cevap verdiler. Ancak Ebu Leheb bu desteğe katılmadı.
Ebu Talib, kavminin bu şekilde bir araya gelmesinden memnun oldu ve Resûlullah’ın üstün vasıflarını dile getirmeye başladı.
Bir süre sonra Kureyşliler, hastalığı sırasında Ebu Talib’in yanına giderek şöyle dediler:
“Sen bizim büyüğümüz ve efendimizsin. Bizleri kardeşinin oğlundan kurtar. O, ilahlarımıza hakaret etmekten vazgeçsin; biz de onu Rabbi ile baş başa bırakalım.”
Bunun üzerine Ebu Talib, Hz. Peygamber’i çağırdı ve kendisine bu teklifi iletti.
Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
“Amcacığım! Ya ben onları bundan daha hayırlı bir söze çağırırsam? O sözü kabul ederlerse bütün Araplar onlara boyun eğer.”
Bunu duyan Ebu Cehil:
“Nedir o söz? Babanın hakkı için, onu sana on katıyla vermeye hazırız.” dedi.
Resûlullah (s.a.v.):
“Lâ ilâhe illallah deyiniz.” buyurdu.
Ancak onlar bu teklifi öfkeyle reddettiler ve farklı sözler söylemeye başladılar.
Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.):
“Güneşi elime indirip verseniz bile sizden bundan başka bir şey istemeyeceğim.” buyurdu.
Bu cevap onları daha da öfkelendirdi ve ayrılırken:
“Allah’a yemin ederiz ki sana da, sana bunu emreden ilahına da karşı çıkacağız.” dediler.
Kur’an-ı Kerim’de Sad Suresi’nin 6 ve 7. ayetlerinde işaret edilen olayın bu hadise olduğu rivayet edilmektedir.
Onlar ayrıldıktan sonra Hz. Peygamber, amcasına dönerek:
“Bir tek kelime söyle. Kıyamet günü senin lehine şahitlik edeyim.” buyurdu.
Fakat Ebu Talib:
“Eğer Araplar, bunu ölüm korkusuyla söylediğimi düşünmeyecek olsalardı, istediğin sözü söylerdim. Ancak ben atalarımın dini üzere kalmak istiyorum.” dedi.
Bunun üzerine Yüce Allah şu ayeti indirdi:
“Şüphesiz sen sevdiğin kimseleri hidayete erdiremezsin. Fakat Allah dilediğine hidayet verir.” (Kasas, 28/56)
Kaynak ; İslam Tarihi - İbnû’l Esîr - El Kamîl Fît-Tarîh - S.63.64.65.66
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.