Şırnak… Kökleri insanlık tarihinin en eski sayfalarına uzanan, her taşı bir hatırayı, her dağı bir medeniyeti, her vadisi ise nice hikâyeyi bağrında saklayan kadim bir hafızadır.
Fakat ne acıdır ki bu büyük miras; yıllardır yeterince anlatılmamış, kayda geçirilmemiş ve hak ettiği değeri gör(e)memiştir.
Bazı şehirler göl gibidir; yüzeyine baktığınızda her şeyi görürsünüz. Bazıları ise denizdir… Derinliği vardır, gizemi vardır, içinde bambaşka bir dünya yaşar. Şırnak da işte böylesine engin bir denizdir. Onu tanımak isteyenin kıyıdan bakması yetmez; cesaretle içine dalması ve sabırla araştırması gerekir.
Bu inançla, Hazreti Nuh Nebî'nin tufanından sonra yeniden filizlenen insanlık medeniyetinin izlerini taşıyan bu köklü coğrafyanın bilinmeyenlerini gün yüzüne çıkarmak adına uzun ve meşakkatli bir araştırma yolculuğuna çıktık. Kapısını çaldığımız her hanede, divanına misafir olduğumuz her büyüğün yanında aynı ümitle oturduk. Fakat üzülerek ifade etmek gerekir ki, birçok kimse bildiğini paylaşmak yerine, maalesef kendi dünyasında saklamayı tercih etti. Hatıralar anlatılmadı! Bilgiler nesilden nesile aktarılmak yerine, sessizliğe emanet edildi! Eminim bölge için yoğun bir emek veren Şırnaklı olan biz değil de yabancı biri olsaydı, işin muhteviyatı çok daha farklı olur ve her kapı ona sonuna kadar açılırdı.
İşte o zaman anladık ki, Şırnak'ın tarihine dair kaynakların, belgelerin ve ilmî çalışmaların neden bu denli sınırlı olduğunu ve bununda tesadüf olmadığını! Bir medeniyet bazen savaşlarla değil; Suskunlukla, İlgisizlikle ve Bilgiyi paylaşmama alışkanlığıyla da tarumar olur.
Bunca araştırmamız boyunca, tarihin tozlu sayfalarına ışık tutma gayretiyle samimiyetle bilgi paylaşan ve katkı sunanların sayısı, ne yazık ki bir elin parmaklarını geçmedi. Bu vesileyle Öğr. Gör. Sayın Mesut Öğmen'e ve bölgenin müstesna kalemlerinden Sayın Berken Bereh'e gönülden teşekkür etmeyi bir vefa borcu addediyorum. Onlar, yalnızca bilgi paylaşmadılar; Şırnak'ın hafızasına nefes oldular. Zira gerçek münevver; bildiğini saklayan değil, toplumun istifadesine sunandır.
Şırnak'ın "yetim şehir" diye anılmasının altında belki de en büyük sebep budur. Nihayetinde bir şehri yalnızca yollar, binalar ve nüfus ayakta tutmaz; onu asıl yaşatan, hafızasını koruyan ve gelecek nesillere aktaran vicdan sahibi insanlarıdır. Bilgidir, Belgedir, Kalemdir…
Bugün hepimize düşen vazife; bu kadim coğrafyanın tarihini belleklerimizde değil pratikte yaşatmak, hafızasını sessizliğe değil ilme emanet etmektir. Keza paylaşılmayan bilgi zamanla sahibini de terk eder; fakat kayda geçirilen her hakikat, bir milletin ortak hafızasında ebediyen yaşamaya devam eder. Nitekim bu kadim şehir; Hazreti Nuh Nebî'nin hatırasını taşıyan, tufandan sonra yeniden yeşeren insanlık medeniyetinin sessiz şahididir. Her dağı bir destan, her taşı bir vesika, her mahallesi ise tarihin yaşayan bir sayfasıdır.
Beklentimiz çok basitti: Bu şehrin hafızasını birlikte kayıt altına almak. Ne yazık ki çoğu zaman aynı manzarayla karşılaştık. Çünkü herkes biliyordu... Ama kimse anlatmıyordu. Herkes hatırlıyordu... Ama kimse yazılmasını istemiyordu. Sanki bilgi, paylaşıldıkça eksilecek bir servetti. Oysa ilim saklanmak için değil, nesilden nesile aktarılmak için vardır
.Asıl sorulması gereken ise! Şırnak hakkında neden yeterince kaynak yok? Neden arşivler bu kadar zayıf? Çünkü bu coğrafyada nice hakikat, zamanın insafına değil; insanların suskunluğuna terk edilmiştir. İşte gerçek yetimlik budur. Yetim olan; sokaklar değil. Yetim olan; şehrin hafızasıdır.
Biz ise her şeye rağmen, yolumuza devam edeceğiz. Konuşulmayanı konuşacağız. Unutturulanı ısrarla hatırlatacağız. Salahiyet sahipleri sahip çıkmasa da! Karanlıkta bırakılan hakikatlerin üzerindeki perdeyi aralayacağız. Zira inanıyoruz ki şehirler binalarla büyümez. Şehirler, hafızaları kadar yaşar. Neticede hafızasını kaybeden bir toplum; sadece yönünü değil, geleceğini de kaybeder.
Önemli anekdot: Dünyaca ünlü Hollandalı antropolog, yazar ve şarkiyatçı Martin van Bruinessen, kendi hatıratlarında 1976 yılında saha araştırması için bölgeye gediğini ve Şırnak’ta kaldığını yazar. Ancak bu önemli ilim ve irfan insanı, Şırnak’ta kimsenin kendisiyle ilgilenmediğini belirtir.