Bizim toplum olarak şiddet karşısındaki davranışlarımız, gerçek kimliğimizi ortaya çıkarır. Bu şiddeti sosyal medyadan duyurduğumuzda kamusal fikrimizin sınırlarını gösteren en önemli detayı da ortaya çıkarırız. Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan okul saldırılarının ardından sosyal medyada oluşan manzara, şiddet olayına verdiğimiz tepkilerin nerede esnetildiğini ve nerede aşındığını gösteren çarpıcı örneklerden biridir.
*
Olayların hemen ardından dolaşıma giren içerikler, klasik habercilikte temel kabul edilen iki önemli ilkenin; doğrulamanın ve etkisinin, nasıl çarpıcı bir biçimde esnetildiğini gözler önüne serdi. Eksik bilgiler, dramatik görüntüler ve teyitsiz detaylar, birkaç saat içinde ülkenin sosyal medya gündemine oturdu. Tüm bunların içinde yapay zeka işin cabası oldu. Olaylar olduktan sonra bu duruma yalnızca bir haber olarak bakmak, biz gazeteciler için sığ bir perspektif sunar. Burada söz konusu olan, haberciliğin önceliklerinin yeniden sıralanmasıdır.
*
Sosyal medya, bilgiye erişimi hızlandırırken editoryal denetimi ve meslek etiğini nasıl zayıflattığını gösteren bir sürü içerik üretildiğini gösterdi. Bununla birlikte kimi hesaplar, haberi ilk veren ben olayım telaşıyla en doğruyu verme ilkesini ıskalayarak toplumda endişe ve onarılması güç kaygıların önünü açtı. Özellikle şiddet haberlerini daha görünür kılmaya çalışırken, söz konusu kitlenin 35-40 milyonun üzerinde bir büyüklüğe sahip eğitim camiası olduğu düşünüldüğünde, bu haberleri yazarken bir değil bin kez düşünilmesi gerektiği unutuldu.
*
Her iki okul saldırısının detaylarını tüm yönleriyle incelediğimde failin kimliği, yöntemi ve eylemin ayrıntılı biçimde sosyal medyada dolaşmasının, benzer eğilimler taşıyan bireyler üzerinde rol model oluşturabileceğini söylemek müneccim olmaya gerek yok. Hatta Kahramanmaraş saldırısını gerçekleştiren kişinin telefonundaki sosyal medya geçmişine bakıldığında, kuvvetle muhtemel Urfa’daki haberi okuduğu söylenebilir. Her iki saldırıda sanki biri diğerini beklemiş gibiydi. Bu nedenle biz gazeteciler başta olmak üzere sosyal medya kullanıcıları; şiddet haberlerini yazarken failin adını sınırlı kullanmak, görselleri azaltmak ve yöntemi detaylandırmamak gibi editoryal ilkelere bağlı kalması hayati önem taşır.
*
Nitekim ben de o saldırı haberini afişlemek için dört saat boyunca düşündüm; az şiddetle çok etki nasıl sağlanır diye. Bu yaklaşım sansür olarak algılanmamalıdır, mesele sorumluluktur. Kamunun bilme hakkı ile kamusal zararın sınırlandırılması arasındaki dengeyi gözetmek, her duyarlı bireyin sorumluluğudur. Ülkemizde bilinçli sosyal medya kullanımı sınırlı olduğu için bu dengeyi kurmak daha da zorlaşıyor.
*
Yapay zekanın olduğu bir ortamda daha da zorlaşacaktır. Şiddetin dili ile haberin dili neredeyse paralel hâle gelmiş durumlarda olayın kendisi kadar, olayın anlatılma biçimi de görünürlük kazanıyor. Bu noktada sosyal medya, yalnızca bir aktarım aracı olmaktan çıkarak toplumsal duygu durumunu şekillendiren aktif bir aktöre dönüştüğünü tüm yönleriyle ele aldığımıza göre şimdi bize düşen sosyal medyayı iyi okumak ve anlamaktır.
*
Özellikle algoritmik sistemlerin ise bu etkiyi daha da derinleştirdiğinin farkında olmalıyız. Çünkü bu algoritmalar, duygusal yoğunluğu yüksek içeriklere daha fazla görünürlük sağlarken; etik, ölçülü ve analitik içerikleri geri planda bıraktığının farkında olmalıyız. Yani o gün en iyi ağlatan değil en doğru konuşanın söz sahibi olması gerekir. Bu tablo karşısında gazeteciliğin rolünü yeniden tanımlamak zorundayız. Özellikle sosyal medya gazeteciliğinin getirdiği tehlikenin farkında olmalıyız. Bu habercilik, yalnızca olup biteni aktarmakla sınırlı olmamalıdır.
*
Aynı zamanda neyin nasıl aktarılacağına dair bilinçli bir tercih yapılmalıdır. Doğrulama, bağlam, ölçülülük ve toplumsal kaos bu tercihin temelini oluşturur. Bu ilkeler zayıfladığında ortaya çıkan şey enformasyon fazlalığı değil anlam kaybı ve toplumsal kaygıdır. Hız odaklı çalışan dijital çağ, böylesine şiddet olaylarında ne kadar yavaş olursa o kadar etkili olur. Çünkü hız ile düşünce arasında kurulan ilişkinin niteliği insani bir tercihtir. Yavaşlamak, eksik bilgiyi dolaşıma sokmamak, şiddeti dramatize etmemek, bunları teknik olarak algılamak yerine etik kararlar olarak ele almalıyız.
*
Uzun lafın kısası mesele, yeni medyanın varlığı ya da yokluğu değildir. Problem, kamusal sorumluluğun hangi koşullarda hatırlandığıdır. Çünkü bazı durumlarda bir haberin değeri, ne kadar hızlı yayıldığıyla değil ne kadarını yayımlamamayı seçtiğiyle ölçülür. Oturup düşünün! Yazmaktan çekindiğimiz görüntüleri sansürsüz biçimde paylaşan bir sosyal medya hesabının, bunu hiç düşünmeden yaptığı açıktır. Çünkü orada yalnızca görünürlük değil ekonomik getiriyi de hesaba katmamız gerekir.
Şiddetin Gölgesinde Sosyal Medya Sınıfta Kaldı
Bizim toplum olarak şiddet karşısındaki davranışlarımız, gerçek kimliğimizi ortaya çıkarır. Bu şiddeti sosyal medyadan duyurduğumuzda kamusal fikrimizin sınırlarını gösteren en önemli detayı da ortaya çıkarırız.
İlk yorum yazan siz olun