Nezakete oldum olası önem veririm. Yıllar önce aldığım bir eğitimde bizden bir vizyon ve misyon panosu hazırlamamız istenmişti. Misyon bölümüne hiç düşünmeden “Nezaketi yaygınlaştırmak” yazmıştım. Aradan yıllar geçti. Bugün aynı pano önüme konsa sanırım yine aynı cümleyi yazardım. Belki de bu yüzden son zamanlarda günlük hayatın içinde giderek daha fazla karşılaştığım tahammülsüzlük ve özensizlik beni bu kadar düşündürüyor.
Geçtiğimiz günlerde Hakkâri’den gelen bir arkadaşım, bankada yaşadığı bir olayı anlattı. Görevli ona sert bir üslupla “Baksana! Okuma yazman var mı?” diye sormuş. Sorulması gereken bir soru olabilir elbette. Onu inciten, sorunun kendisinden çok soruluş biçimiydi. “Ben ona siz diye hitap ederken, o benimle çocukmuşum gibi konuştu,” dedi. Aslında hepimizin günlük hayatta farklı biçimlerde karşılaştığı bir durumdu bu. Bunun gibi bir dolu örnek verebilirim. Hastanede, bankada, markette, resmî kurumlarda, iş yerlerinde… Hizmet veren hizmet alana, hizmet alan hizmet verene karşı tahammülsüz. İş yerlerinde astın üste, üstün asta yaklaşımında da benzer bir özensizlik var. Bir şey rica etmek yerine emretmek daha kolay geliyor. Teşekkür etmeyi unutuyor, özür dilemeyi ise çoğu zaman gereksiz görüyoruz. Bazen hitap şeklimiz bile karşımızdakine nasıl baktığımızı ele veriyor. İnsan ister istemez düşünüyor: Nezaketi nerede unuttuk?
Ben sabah işe giderken asansörde ya da kapıda karşılaştığım insanlara selam vermeyi severim. Sokakta etrafı sulayan teyzeye gülümsemek… Tanıyıp tanımamam çok önemli değildir. Çünkü benim için birine “Günaydın” demek, en basit hâliyle “Seni görüyorum, varlığını fark ediyorum” demektir. Fakat böylesine sıradan bir selamın bile zaman zaman şaşkınlıkla karşılandığını görüyorum. Hele karşınızdaki karşı cinsten biriyse, bazen nezaketle söylenmiş bir “Merhaba”ya dahi başka anlamlar yüklenebiliyor. Hakikaten, birbirimize selam vermek ne zamandan beri açıklanması gereken bir davranış oldu?
Bir başka mesele de takdir etmek. Sanırım güzel söz konusunda biraz cimriyiz. Şık giyinmiş bir hemcinsimi gördüğümde beğendiğimi söylemekten çekinmem. Birinin yaptığı işi güzel bulduysam takdir etmeyi de severim. Çünkü küçücük bir iltifatın ya da içten söylenmiş bir “Eline sağlık”ın karşımızdaki insan için ne ifade ettiğini bilemeyiz. Belki çok yorulduğu bir güne denk gelir, belki tam da kendisini kötü hissettiği bir anda yüzünü güldürür. Üstelik güzel bir söz söylemek bizden hiçbir şey eksiltmez. Buna rağmen nedense kırıcı sözleri söylemekte gösterdiğimiz rahatlığı, güzel olanı dile getirirken gösteremiyoruz. Bütün bunlar ilk bakışta küçük ayrıntılar gibi gelebilir. Selam vermek, teşekkür etmek, rica etmek, özür dilemek, güzel olanı takdir etmek… Fakat ben nezaketin tam da bu küçük ayrıntılarda ortaya çıktığını düşünüyorum. Çünkü nezaket yalnızca hangi kelimeleri kullandığımızla değil, karşımızdaki insana ne kadar alan tanıdığımız ve onun varlığını ne ölçüde önemsediğimizle ilgilidir.
Bu tahammülsüzlüğün en görünür olduğu yerlerden biri de trafik. Birkaç saniye beklemeye sabrımız kalmamış gibi. Işık değişir değişmez kornaya basanlar, yol vermeyi kayıp sayanlar, trafikteki herkesi kendi acelesinin önünde bir engel gibi görenler… Hepimizin bir yere yetişme telaşı olabilir fakat o telaş, yolu yalnızca bize ait kılmıyor. Bazen trafikteki davranışlarımız, günlük hayatta birbirimize karşı ne kadar sabırsızlaştığımızın küçük bir özeti gibi geliyor bana. Aynı şeyi yaşadığımız çevreye karşı tutumumuzda da görüyorum. Parkta yiyip içtikten sonra çöpünü olduğu yerde bırakıp giden, elindeki ambalajı yürürken sokağa atan, yere tükürmekte hiçbir sakınca görmeyen insanlarla karşılaşmak artık şaşırtıcı olmaktan çıktı. Üstelik bunları yalnızca belli bir yaş grubuna yüklemek de mümkün değil, gençlerde de görüyoruz. Çevre bilinci elbette başlı başına konuşulması gereken bir konu. Ama ben bunun nezaketle de doğrudan ilişkili olduğunu düşünüyorum. Çünkü ortak kullandığımız bir alanı temiz bırakmak, bizden sonra oraya gelecek insanın varlığını hesaba katmaktır. Yüksek ihtimal mesele burada düğümleniyor. Nezaket yalnızca “lütfen”, “teşekkür ederim” ya da “özür dilerim” demekten ibaret değil. Karşımızdaki insana, birlikte yaşadığımız topluma ve bulunduğumuz çevreye karşı gösterdiğimiz özenin bütünü. Kendimizden başkasının da bu dünyada bir alanı olduğunu kabul etmek. Ben buna ‘’eşit saygınlık’’ diyorum. (Önceki bir yazımda buna detaylıca değinmiştim.) Karşımızdakinin mesleği, yaşı, eğitim düzeyi, ekonomik durumu ya da bulunduğu konum ne olursa olsun, insan olmasından kaynaklanan bir saygınlığı olduğunu unutmamak. Bir kurumda masanın hangi tarafında oturduğumuz, iş yerinde ast ya da üst olmamız, hizmet veren ya da hizmet alan konumunda bulunmamız bunu değiştirmemeli. Saygı yalnızca bizden yaşça büyük olana, makam sahibine ya da işimizin düştüğü kişiye gösterdiğimiz bir davranışsa, orada nezaketten çok çıkar ilişkisi vardır. Gerçek nezaket, karşımızdaki kişinin kim olduğuna göre biçim değiştirmemeli.
İşte bu yüzden, son zamanlarda geçmişe duyulan özlem dikkatimi daha çok çekiyor. Sosyal medyada 80’ler ve 90’lar akımı var. İnsanlar fotoğraflarını yapay zekâyla o yılların estetiğine dönüştürüyor, eski kıyafetlere, eski şarkılara, eski fotoğraf karelerine yeniden ilgi duyuyor. Ben zaten geçmişe özlem duyan biriyim dolayısıyla bunları gördüğümde içimde ayrı bir yere dokunuyor. Ve epey acıtıyor. Peki sizler de benim gibi kendinize şu soruyu soruyor musunuz: Gerçekten özlediğimiz şey yalnızca geçmişin görüntüsü mü? Elbette 80’ler ve 90’lar kusursuz yıllar değildi. Geçmişi olduğundan daha güzel gösterme eğilimimiz olduğunu da biliyorum. Yine de o yıllara ilişkin anlatılarda özlediğimiz şeyin yalnızca kıyafetler, müzikler ya da eski fotoğrafların dokusu olmadığını düşünüyorum. Biraz da insanların birbirleriyle kurduğu ilişkiyi, komşuluğu, selamlaşmayı, konuşurken gösterilen özeni, belki bugüne kıyasla daha az acele edilen bir hayatı arıyoruz. O halde başka bir soru daha: Geçmişin görüntüsünü bugüne taşımaya bu kadar hevesliyken, geçmişte özlediğimiz nezaketi neden bugüne taşımıyoruz? Fotoğrafımızı birkaç saniyede 80’lere götürebiliyoruz. Keşke birbirimize davranışlarımızdan da birazını oradan alıp bugüne getirebilsek öyle değil mi?
Bakınız, elbette bugünün şartları kolay değil. İnsanların önemli bir kısmı geçim derdinde. Herkesin görünmeyen bir telaşı, sorumluluğu, belki kimseye anlatmadığı bir sıkıntısı var. Kimi ay sonunu nasıl getireceğini düşünüyor, kimi daha fazlasına sahip olmanın peşinde koşuyor. Hayatın yükünü hafife almıyorum. Tam tersine, tam da bu yüzden nezaketin daha önemli olduğunu düşünüyorum. Hayat zaten yeterince zorken neden birbirimizin yüküne bir de biz eklenelim? Bir insanın maddi sıkıntısını gideremeyebiliriz, evindeki sorununu çözemeyebiliriz, geleceğe dair kaygılarını ortadan kaldıramayabiliriz. Ama onun hayatından geçtiğimiz birkaç dakikayı zorlaştırmamak elimizde. Bir çalışana emretmek yerine rica etmek, bize yardımcı olan birine teşekkür etmek, haksız ya da güzel bulduğumuz bir şeyi içimizde tutmayıp söylemek… Küçük görünüyorlar belki ama birlikte yaşama kültürü biraz da bu küçük davranışlarla kuruluyor. Üstelik nezaket kesinlikle zayıflık değildir. Nazik olmak, kendini ezdirmek ya da sınırlarından vazgeçmek anlamına gelmez. Gerektiğinde “hayır” diyebilir, sınırımızı çizebilir, itiraz edebiliriz. Bütün bunları yaparken karşımızdakinin onurunu incitmemek de mümkündür. Çünkü nezaket; kendine, karşındakine ve bu koskoca dünyada kapladığın alana duyduğun saygının bir göstergesidir.
Bazen etrafıma bakınca insanlara “Biraz sakin olun,” demek geliyor içimden. Nereye yetişiyoruz? Neyin kavgasını veriyoruz? Bu kadar tahammülsüzlük, bu kadar hırs, bu kadar hoyratlık neden? Hepimizin burada geçireceği zaman sınırlıyken birbirimizin hayatını biraz daha zorlaştırmak yerine neden biraz daha yaşanılır hâle getirmeyelim? Bunun için büyük şeylere ihtiyacımız olduğunu da düşünmüyorum. Belki yarın sabah bir “Günaydın”la başlarız. Sonra bir teşekkür, bir rica, gerektiğinde bir özür gelir. Çöpümüzü yere atmayız. Trafikte birkaç saniye bekleriz. Karşımızdakinin de en az bizim kadar saygıyı hak ettiğini hatırlarız. Dünyanın bütün yükünü hafifletemeyiz belki ancak birbirimizin yükünü ağırlaştırmamak elimizde. Ve eminim ‘’daha yaşanılabilir bir dünya’’ tam olarak buradan başlar:
Sevgiyle ve nezaketle…