CUDİNİN SAHİPSİZLİĞİ, KRAL SANHERİBİN KAYALARA KAZIDIĞI TARİH, ŞIRNAKIN ‘SESSİZ’ VE SAKLI GEÇMİŞİ 1

Cudi Dağı, yalnızca Hz. Nuh Nebî'nin kutlu kıssasına ev sahipliği yapan mukaddes bir dağ değildir.

Cudi Dağı, yalnızca Hz. Nuh Nebî'nin kutlu kıssasına ev sahipliği yapan mukaddes bir dağ değildir.

Aynı zamanda insanlık tarihinin en müstesna arkeolojik miraslarından birini bağrında taşıyan, fakat ne yazık ki yıllardır sessizliğe ve sahipsizliğe mahkûm bırakılmış kadim bir medeniyettir.
Asur Kralı Sanherib ile Yunan kaynaklarında ‘Kayser-i Rum’ olarak zikredilen hükümdarlara ait görkemli kaya rölyefleri, Mezopotamya'nın binlerce yıllık tarihini günümüze ulaştıran emsalsiz kültür varlıklarıdır. Bu eserlerin taşıdığı tarihî değerin büyüklüğü, yalnızca bilim dünyasının değil, uluslararası basının da dikkatini çekmiştir. Nitekim Amerika'nın dünyaca tanınan gazetesi The New York Times, daha 17 Kasım 1912 tarihli sayısında "Kürdistan Kayalıklarında Sanherip Vesikası" başlığıyla Cudi Dağı'ndaki bu muazzam mirası uzun bir makaleyle dünya kamuoyuna taşımıştır.
Ne var ki asıl ironi burada başlamaktadır.
Aradan geçen bir asrı aşkın zamana rağmen, bugün dahi toplumumuzun kahır ekseriyeti, hatta ilgili bazı kurum ve merciler, dünya arkeoloji literatüründe yer bulan bu devasa eserlerin varlığından bihaberdir. Dünyanın konuştuğu bir mirası, kendi coğrafyamızda hâlâ yeterince tanımıyor oluşumuz, üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken acı bir hakikattir.
Cudi Dağı'ndaki rölyeflere yönelik ilk bilimsel kayıtlar, 1847 yılında İngiliz arkeolog, seyyah ve diplomat Austen Henry Layard tarafından gerçekleştirilmiştir. Layard, bölgeyi gezerken Hessena Köyü civarında bulunan Sanherib kabartmalarını kayıt altına almış ve eserlerinde bu rölyeflere geniş yer vermiştir. Onun aktardığına göre Asur Kralı Sanherib, Babil üzerine kazandığı büyük zaferin ardından bu görkemli kaya kitabelerini Cudi Dağı'nın sarp kayalıklarına nakşettirmiştir.
Layard'ın özellikle dikkat çektiği husus ise son derece anlamlıdır: Hz. Nuh Nebî'nin gemisinin konakladığına inanılan Cudi Dağı'nda, Asur İmparatorluğu'nun en ihtişamlı zafer anıtlarının bulunması, tarihin farklı medeniyetlerini aynı coğrafyada buluşturan eşsiz bir tablo ortaya koymaktadır.
Layard'dan yaklaşık yarım asır sonra, 1897 yılında bölgeye gelen ünlü arkeolog Hormuzd Rassam da aynı kabartmaları ayrıntılarıyla kayıt altına almış; ardından British Museum adına çalışan Yakın Doğu tarihçisi ve Asurolog Leonard William King 1903 ve 1904 yıllarında Cudi Dağı'nda kapsamlı incelemeler gerçekleştirmiştir.
King'in çalışmaları sayesinde bilim dünyası, Cudi Dağı'nda altısı tamamlanmış, ikisi ise yarım bırakılmış toplam sekiz rölyefin bulunduğunu öğrenmiştir. Daha da dikkat çekici olan ise King'in bu kabartmaların kopyalarını İngiltere'ye götürerek Cambridge Üniversitesi'nde sergilemesidir. Başkaları bu eserleri kendi bilim dünyalarına kazandırırken, bizler ise onları kendi topraklarımızda dahi yeterince tanıyabilmiş ve tanıtabilmiş değiliz!!!
11 Mayıs 1909 tarihinde bölgeyi ziyaret eden İngiliz Kraliyet ailesi mensubu, eğitimci, seyyah, arkeolog ve yazar Gertrude Bell de Cudi Dağı hakkında son derece kıymetli gözlemler bırakmıştır. Bell, rölyeflerin çevresinin çivi yazılarıyla kaplı olduğunu, kaftanlı ve elinde asa bulunan hükümdar figürünün MÖ 699 yılında yaptırıldığını ve bunun Asur Kralı Sanherib'e ait olduğunu kaydetmektedir. Bu bilgilerin büyük bölümünü de bölgede en kapsamlı araştırmaları
gerçekleştiren Leonard William King'den edindiğini açıkça ifade etmektedir.
Öte yandan yalnızca batılı araştırmacılar değil; büyük seyyah Evliya Çelebi de Cudi ve Çevresini Surları, Kaleleri, Heykelleri ve kadim kalıntılarıyla tarif ederken burayı adeta bir ‘Cennet Bağı’ olarak nitelendirmiştir. Seyahatnamesinde Hz. Nuh'un oğlu Sam tarafından ilk şehir temelinin bu bölgede atıldığı rivayetini de özellikle aktarmaktadır.
Bölgeyi ziyaret eden dönemin önemli diplomat ve şarkiyatçılarından Frederick Richard Maunsell ile arkeolog Hormuzd Rassam da Yunan kaynaklarında "Kayser-i Rum" olarak bilinen hükümdara ait bir kaya kabartmasının yine aynı bölgede bulunduğunu ifade etmektedirler.
Bütün bu tarihî kayıtlar tek bir gerçeği haykırmaktadır: Cudi Dağı yalnızca kutsal anlatıların değil; aynı zamanda Yeni Asur İmparatorluğu'nun, Babil ve Medlerin askerî, siyasî ve kültürel hafızasının da taşlara kazındığı eşsiz bir açık hava arşividir. Her bir kaya kabartması, yalnızca bir kralın zaferini değil; Mezopotamya'nın devlet aklını, sanat anlayışını ve medeniyet tasavvurunu da günümüze taşıyan sessiz bir belgedir.
Ne yazık ki böylesine büyük bir miras, uzun yıllardır hak ettiği ilmî araştırmalardan, uluslararası tanıtımdan ve kültürel korumadan mahrum bırakılmıştır. Bugün artık kendimize şu soruları cesaretle sormak zorundayız: Dünyanın en önemli arkeologlarının incelemek için dağlarına çıktığı bu kadim eserleri biz gerçekten ne kadar tanıyoruz? Dünyanın saygın gazetelerinin bir asır önce manşetlerine taşıdığı bu tarihî mirası, biz neden hâlâ yeterince konuşmuyoruz?
Ve en önemlisi… Cudi Dağı'nın taşlarına kazınan bu sessiz medeniyet çağrısına, daha ne kadar sessiz kalacağız? Özellikle bir kelle kömür rantına, Hz Nuh’un mirasının tarumar edilmesine ne zaman dur diyeceğiz?
‘Acı olan, bu eserlerin dünyanın saygın arkeologları tarafından asırlardır araştırılıyor olması değildir. Asıl acı olan; onların değerini yabancıların bizden daha iyi biliyor olmasıdır. Cudi Dağı, bugün yalnızca taşlara kazınmış bir tarih değil; aynı zamanda sahip çıkılmayı bekleyen bir medeniyet vicdanıdır. Çünkü bir millet, hafızasını koruyabildiği kadar geleceğini inşa edebilir.’

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

Yazar Yazıları Haberleri