AYNI DÜNYADA YAŞAMAK, BİRBİRİMİZİ ANLAMAK

 Haftanın Gündemi
Dünya bize birlikte yaşamayı öğretiyor, biz ise hâlâ birbirimize üstün gelmenin yollarını arıyoruz.

Dünya bize birlikte yaşamayı öğretiyor, biz ise hâlâ birbirimize üstün gelmenin yollarını arıyoruz.

Her gün aynı güneşin altında uyanıyor, aynı havayı soluyor, aynı gökyüzüne bakıyoruz. Buna rağmen birbirimizi anlamakta, farklılıklarımızla bir arada yaşamakta ve ortak bir gelecek kurmakta zorlanıyoruz. Belki de çağımızın en büyük çelişkisi tam olarak burada yatıyor: Birbirimize hiç olmadığı kadar yakın olduğumuz bir dünyada, birbirimizden hiç olmadığı kadar uzaklaşabiliyoruz.

Oysa biraz durup yaşadığımız gezegene bakmak yeterli. Doğa, milyonlarca yıldır bize bir arada var olmanın, uyumun ve dengenin ne anlama geldiğini anlatıyor. Bir ormanı orman yapan ağaçların birbirine benzemesi değil, farklılıklarıyla aynı yaşam alanını paylaşabilmesidir. Yaşamın sürekliliği, tek bir türün egemenliğinden değil, birbirini tamamlayan varlıkların oluşturduğu dengeden beslenir.

Üç kalbiyle yaşamını sürdüren bir ahtapottan, gökyüzünde kıtaları aşan kuşlara kadar her canlı, bu büyük yaşam bütününün bir parçasıdır. Doğanın bize verdiği mesaj oldukça açık: Var olmak için birbirinin aynısı olmak gerekmez.

Peki, insanlık neden bu kadar basit bir gerçeği kabullenmekte zorlanıyor?

Dillerimizi, inançlarımızı, kültürlerimizi, kimliklerimizi ve düşüncelerimizi çoğu zaman birbirimize yaklaşmanın değil, birbirimizden ayrılmanın gerekçesi hâline getiriyoruz. Kendi doğrularımızı dünyanın tek gerçeği sayıyor, başkasının farklı düşünmesini kimi zaman bir tehdit olarak algılıyoruz. Herkes anlaşılmak istiyor ama kaç kişi gerçekten anlamaya çalışıyor?

Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, biraz daha az konuşup biraz daha fazla dinlemek.

Çünkü anlamak, yalnızca söylenen sözleri duymak değildir. Bir insanın hangi koşullarda o düşünceye ulaştığını, hangi deneyimlerin onu şekillendirdiğini, hangi acıların ve umutların dünyasını belirlediğini kavramaya çalışmaktır. Anlamak, mutlaka aynı fikirde olmak anlamına da gelmez. İnsan, karşısındakinin düşüncesine katılmadan da ona saygı duyabilir.

Toplumsal yaşamın en önemli sınavlarından biri budur. Bir toplumun demokratik olgunluğu, yalnızca çoğunluğun ne düşündüğüyle değil, azınlıkta kalanların ne kadar özgür yaşayabildiğiyle de ölçülür. Barış ise yalnızca çatışmaların sona ermesi değil, insanların kendilerini eşit, güvende ve değerli hissedebildiği bir yaşamın inşa edilmesidir.

Bugün dünyanın farklı coğrafyalarında yaşanan savaşlara, toplumsal kutuplaşmalara, göçlere ve ayrımcılığa baktığımızda insanlığın hâlâ önemli bir eşiği aşamadığını görüyoruz. Teknoloji gelişiyor, bilim ilerliyor, iletişim araçları çoğalıyor; fakat insanın birbirini anlama kapasitesi aynı hızla gelişiyor mu? Daha fazla bilgiye ulaşabiliyoruz ama daha fazla hoşgörü gösterebiliyor muyuz? Dünyanın öbür ucundaki bir insanla saniyeler içinde iletişim kurabiliyoruz ama yanı başımızdaki insanın derdini dinleyebiliyor muyuz?

Bunlar üzerinde düşünmemiz gereken sorular.

Çünkü mesele yalnızca farklılıklarımız değil, farklılıklarımız karşısında takındığımız tutumdur. Farklılıkları tehdit olarak gören anlayış ayrışmayı, zenginlik olarak gören anlayış ise birlikte yaşamayı besler.

Üstelik bu mesele yalnızca insanlar arasındaki ilişkilerle de sınırlı değil. İnsan, doğayla kurduğu ilişkide de benzer bir yanılgıya düşüyor. Kendini doğanın sahibi, diğer canlıları ise kendi ihtiyaçlarına hizmet eden varlıklar olarak gördükçe yaşamın doğal dengesini bozuyor. Oysa insan doğanın dışında değil, tam merkezinde de değil; onunla birlikte var olan sayısız yaşam biçiminden yalnızca biri.

Doğayı korumak, aslında kendi geleceğimizi korumaktır. Başka canlıların yaşam hakkını gözetmek, insanın kendi varoluşuna duyduğu saygının da bir göstergesidir. Bir ağacın, bir nehrin, bir kuşun ya da bir ormanın değerini yalnızca insana sağladığı faydayla ölçmek, yaşamı dar bir pencereden değerlendirmektir.

Belki de insanlığın yeniden düşünmesi gereken temel mesele, sahip olmak ile birlikte var olmak arasındaki farktır. Daha fazlasına sahip olmak için her şeyi tüketmek zorunda mıyız? Haklı çıkmak için başkasını haksız ilan etmek zorunda mıyız? Güçlü olmak için başkasını güçsüz bırakmak zorunda mıyız?

Hayat, sürekli kazanılması gereken bir yarış değildir. Bazen geri çekilmek, bazen dinlemek, bazen farklı bir düşünceye alan açmak ve bazen de haklı olma ısrarından vazgeçmek, insanın gösterebileceği en büyük olgunluktur.

Toplumların huzuru da bireylerin bu olgunluğu geliştirebilmesiyle mümkündür. Birbirine güvenmeyen, birbirini dinlemeyen ve sürekli karşıtlıklar üzerinden kendini tanımlayan toplumlarda ortak gelecek düşüncesi giderek zayıflar. Oysa ortak yaşam, aynı geçmişe sahip olmayı değil, geleceği birlikte kurabilme iradesini gerektirir.

Belki de medeniyet dediğimiz şey, yalnızca yükselen binalar, gelişen teknolojiler ve büyüyen ekonomiler değildir. Medeniyet; bir insanın başka bir insanın acısına kayıtsız kalmaması, bir toplumun farklılıklarıyla barışabilmesi, güçlü olanın güçsüzü gözetmesi ve insanlığın doğaya karşı sorumluluğunu hatırlamasıdır.

Şunu da unutmamak gerekir: Dünya bize miras kalmış bir mülk değil, bizden sonraki yaşamlarla da paylaşmak zorunda olduğumuz ortak bir evdir. Bu evde ne sonsuza kadar kalacağız ne de bütün güzellikler yalnızca bize ait olacak.

O hâlde biraz yavaşlamak, hayatın telaşından başımızı kaldırmak ve etrafımızdaki yaşamı yeniden fark etmek gerekiyor. Bir ağacın gölgesini, bir kuşun özgürlüğünü, bir insanın gülümsemesini, farklı bir düşüncenin bize açabileceği yeni bir ufku…

Çünkü yaşamın güzelliği, her şeyin bizim istediğimiz gibi olmasında değil; farklılıkların bir arada var olabilmesindedir.

Belki de artık kendimize şu soruyu sormalıyız: Dünyayı değiştirmek için bu kadar çaba harcarken, birlikte yaşamanın en temel koşulu olan birbirimizi anlamayı neden bu kadar ihmal ediyoruz?

Unutmayalım; dünya hepimizin, yaşam hepimizin ve gelecek de hepimizin ortak sorumluluğudur. Birbirimize rağmen değil, birbirimizle birlikte var olmayı öğrenmek zorundayız.

Çünkü insanlığın gerçek büyüklüğü, kimin kime üstün geldiğinde değil, farklılıklarına rağmen nasıl bir arada yaşayabildiğinde saklıdır.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

Yazar Yazıları Haberleri