Malum 2026 yılının içerisindeyiz. Halihazırdaki çocukların profilini özet olarak anlatırsak; günümüzde zirve yapan teknoloji ile beraber doğmuşlar, bu teknolojinin değişik aparatlarıyla (televizyon, bilgisayar, cep telefonu, tablet vb.) büyümeye devam ediyorlar. Bu minvaldeki hayat seyirleri hepimizin malumu olduğu için bu konuya girmeyeceğim
İdil ilçesinin bir köyü olan Ulak (Fırfêlê) köyünde doğduğum için haliyle köyümde geçen çocukluğumu anlatacağım. Malum bizim çocukluğumuz ile şimdiki çocuklar arasında ki fark da ortaya çıkacak. O zamanın çocukluğunu üzerimden anlatmaya çalışacağım.
Bizler çocukluğumuzu doğal ve tabii bir şekilde yaşadık. Çocukluğumuzda tükettiğimiz gıdaların tamamı doğaldı. Hiçbir gıdada katkı maddesi olmazdı. Havadan aldığımız oksijen tertemiz idi. Yediğimiz ekmek genelde arpa unundan yapılırdı. Adeta vitamin deposuydu. Üzerinde oyun oynadığımız alanlar toz, toprak ve çamurdu idi ama naylon poşet, pet şişe, kimyasal içeren hiçbir madde oyun oynadığımız zeminlerin üstünde bulunmazdı. Oyun oynarken (pîrka veşronek, kêlevir, birê vb.) düşerdik, kalkardık, çamura batardık bazen bir yerimiz yaralanır, kanardı. Ama hiçbir zaman tedavi edilmezdi. Zamana bırakırdık. Ve yara kendi kendine iyileşirdi. Ayaklarımız genelde hep yalın olduğundan çokça diken batardı. Eve geldiğimizde anne bir dikiş iğnesi ile bu batan dikenleri tek tek çıkarırdı.
Sabahtan akşama kadar bir meydanı andıran bitişik olan toprak damlarda, köyün sokaklarında çeşitli oyunlar oynardık. Akşam eve gelir gelmez annemiz ayran çorbası ve ekmeğimizi önümüze koyar; bizde iştahla yerdik. Sonra hemen yatağımıza uzanır ve yatardık. Mevsim yaz ise toprak damlarda yere serilen çulun üstündeki mindere uzanarak gök yüzündeki yıldızları saya saya göz kapaklarımız kapanırdı. Biz çocuklar yıldızlara değişik isimler takardık. Koma sêvîya, tayrê mexîl, rêka kadiza vb. Mevsim eğer kış ise geceler uzun olduğu için hemen yatmazdık. Annemiz bize pestil, kuru üzüm ikram eder; bizlerde iştahla yerdik. Bazen uzun soluklu masallar anlatırdı annemiz. Uyuduğumuzda anlatılan masalların rüyalarımızı süslediğini hatırlıyorum.
Köyümüzün o uzun kışlarında hiç birimizin paltosu, kalın bir hırkası, hatta bazen çorabı bile olmazdı. Olsaydı da yamalı olurdu. Karlar bazen bir metreyi bulduğunda o karların üstünde çeşitli oyunlar oynuyorduk ama üşümüyorduk. Bazen o zamanki çocukluğumu hatırlayınca kendime hayret ediyorum. Ne kadar kuvvetli bir bünyemiz varmış. Ne kadar güçlü bir metabolizmamız varmış. Çünkü hastalık nedir bilmezdik.
Çocukluğumuzda kış mevsimlerinde güneşli günlerde köyün yetişkin erkekleri genelde ısınmak amacıyla bir evin doğu tarafına bakan dış tarafına sırtlarını yaslayarak sohbet ederlerdi. Biz çocuklar onları görür görmez hemen kaçardık. Sebebide, daha önceden yakalayıp yanlarında tutmuş oldukları bir çocuk ile bizi güreşe tutturmalarıydı. Adamlardan bir kısmı seni, diğer kısmı da rakibin olacak çocuğun tarafını tutardı.
Genelde güreşler çok çetin geçerdi. Maalesef ben de çok defa yakalananlardan biri olurdum. Yenilen çocuk haliyle rakibine kin beslerdi. Başka zaman fırsatını bulduğunda mutlaka intikamını almaya çalışırdı. Bazı anneler bu durumdan rahatsız olsalar da adamlar o adetlerinden vaz geçmiyorlardı.
Okula başladığımda annem daha önceden kumaşını aldığı ve el iğnesi ile kendisinin diktiği siyah önlüğümü giydirdi. Capun kumaşından yapılmış yakalığımı da boynuma takarak, “hadi git okula çocuğum” dediğini bugün gibi hatırlıyorum. Okulun ilk gününde ilkokul birinci sınıfa başlayacak bir çocukla annesi veya babası beraberinde neden gitmesin? Benimkiler maalesef gelmediler. Nedeni de öğretmenle konuşacak durumda olamadıklarından, veya utandıklarından. Tabi ki başka günlerde de gelmediler.
Bir sonraki yazımız ile konumuza kaldığımız yerden devam edeceğiz.