1960-1970’Lİ YILLARDA Kİ ÇOCUKLUĞUMUZ-3

Okulumuzun paydos zili çaldığında koşa koşa eve gidip çantamızı evin bir tarafına bırakıp bitişik toprak damların üstüne çıkarak arkadaşlarımızla “ Xar u Kab” oyununu oynardık. Komşumuz Abdulaziz’in xar u kab oyununda üstüne kimse yoktu.

Okulumuzun paydos zili çaldığında koşa koşa eve gidip çantamızı evin bir tarafına bırakıp bitişik toprak damların üstüne çıkarak arkadaşlarımızla “ Xar u Kab” oyununu oynardık. Komşumuz Abdulaziz’in xar u kab oyununda üstüne kimse yoktu. Genelde oyunun galibi hep Abdulaziz oluyordu. Köyde “kevirxar” dediğimiz bir çeşit renkli kaya taşı vardır. Biz bu kevirxar kayasından küçük parçaları kopararak taş bilye haline getiriyorduk. En güzel taş bilyeyi yine Abdülaziz yapardı. Bir gün Abdülaziz bir bilyeyi (Xar) son aşamasına getirdikten sonra bir bez parçasını tereyağına bulandırarak bilyenin üzerine sardı. Bize dedi ki: Yarın sabaha kadar üstünü açmayacağım. Sabah hepiniz bizim eve gelin; yanınızda açacağım.

Abdulaziz bunu dedikten sonra hepimiz dağılarak sabahı dört gözle bekledik. Sabah olur olmaz Abdülaziz’in evinde soluğumuzu aldık. Biz geldikten sonra Abdülaziz beze sarılı bilyeyi duvara asılı ceplikten çıkardı. Bilyenin üzerindeki yağlı bezi yavaş yavaş çözüp gülümseyerek bize gösterdiğinde gözlerimize inanamadık: Pırıl pırıl! Sanki ışık saçıyordu. Tek kelime ile mükemmeldi. O sevinç, o heyecan, o mutluluğumuzu bugün gibi zihnimde canlandırıyorum. Abdülaziz arkadaşımız da muzaffer olmuş bir kumandan edasıyla mimiklerini konuşturarak bizlere sergilediği sanatını gururla his ettiriyordu.

Hayat dolu bir çocukluğumuz vardı. Çünkü çocukluğumuz hep doğa ile iç içe idi.

Fırfele’de en sevdiğimiz diğer bir etkinlik de şakol kurma idi. Şakolu esnek ve düz bir belaluk (dağ kirazı) çalısının çubuğundan yapardık. Çubuğun ince ucuna çok küçük bir delik açardık. Bir ipi çubuğun kalın tarafına bağladıktan sonra diğer ucunu o delikten geçirerek çılpık dediğimiz dört cm uzunluğundaki çubuğa ipi bağlardık. Çubuğun deliğinden geçirdiğimiz ipi iyice gererek çılpıkle hafif tutturur duruma getirirdik. İlkbahar aylarında köyümüze gelen göçmen kuşlardan Pısore, Gabelek, Barbarutk adlarını verdiğimiz kuşların sıkça kondukları Dağdağan Çayırındaki tarla duvarlarının üstüne şakollarımızı kurardık. Daire şekline getirdiğimiz ipin ortasındaki çılpıka konmalarını sabırla beklerdik. Bu bekleme bir kayanın arkasında saatlerce kendimizi gizleyerek devam ederdi. Herhangi birimizin şakoluna bir kuş takıldığında hep beraber o tarafa koşardık. Sahibi itina ile kuşu şakolunun ipinden çıkarırken bizleri gururla süzerdi. “Gördünüz mü? Kuş benim şakoluma takıldı.” Derdi. Bizlerde yutkunarak kafa işaretiyle, “Evet”. Derdik.

Ramazan ve Kurban bayramları biz çocuklar için büyük bir umut, büyük bir heyecan vesilesiydi. Bu iki bayram günlerinde köyün en güzel yemeklerinden doyasıya yeme şansımız oluyordu. Çünkü sadece Ramazan ve Kurban bayramlarında köyde buğday ekmeği ve pirinç pilavı yapılıyordu. Ayrıca yılda iki kez (iki dini bayramda) “küliçe” adı verilen bir pasta çeşidini her ev yapardı. Buğday unu, tereyağı, pekmez ve susam karışımından yapılırdı. Eğer bayram günü bir küliçe yemişsek dünyalar bizim olurdu. Annemin elle diktiği elbiseleri ve bayram için almış ise lastik ayakkabılarımı akşam baş ucuma koyarak yatardım. Bayram gününün hayaliyle ve heyecanıyla o gece değişik rüyalar görürdüm. Bayram günü bayram namazına giden büyük erkekler eve döndüklerinde biz çocuklar köyün yarısını gezmiş; şekerlerimizi toplamış oluyorduk. Öğleye kadar köyde gitmediğimiz ev kalmazdı. Dörder, beşer arkadaş gurubuyla köyü gezerdik. Gittiğimiz evin kapısına varır varmaz avazımız çıktığı kadar hep bir ağızdan “Aydave pirooooz!” diyorduk. Genelde evin genç kızları bizlere şeker verirdi. Sadece bir tane şekırê kuli kuli bir kişinin payına düşerdi. Akşam olunca gazla fitili ıslanan çıra ışığında topladığımız şekerleri tek tek sayardık. Bir daha, bir daha sayardık. Daha sonra özenle evin bir yerinde saklardık. Azar azar yerdik. Bayram şekerlerimiz aylar sonra ancak biterdi. Birbirimize, “senin bayram şekerin bitti mi? Benimki bitti. Benim daha on tane var.” Diyerek aramızda muhabbetini yapardık.

Haftaya kaldığımız yerden devam edeceğiz.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

Yazar Yazıları Haberleri